DOLAR 17,9672
EURO 18,2732
ALTIN 1023,921
BIST 2936,92
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Bursa °C

İngeborg Bachmann

27.09.2020
A+
A-

 

İnsanın kendisi olmasını, kendini dile getirmesini  engelleyen modernizm sözü edilen fiilleri, illaki, yerini kendisinin belirlediği bir merkezden ve kendi başına hareket ederek mi gerçekleştirir yoksa bir katalizörden de medet umar mı? Modernizmin, insanı, sadece kendisini ön plana çıkararak çepeçevre sardığından ve böylece ona modern ilkelliği özümsettiğinden söz edilecekse, onun olmazsa olmazlarının oynadıkları roller niçin hesaba katılmaz ve onlara nafile yedek parça muamelesi neye dayanılarak reva görülür?

Bu ve benzeri sorular, modernizmi hallaç pamuğu atar gibi atmaya niyetlenen ve niyetlerini ertelemeyen birçok teorisyen tarafından yöneltilmiş ve sorulara, kargacık burgacık harflerle alelacele yazılan reçeteler tercih edilmediği için, perspektif geliştirmenin kıymetinden nasiplenen karşılıklar, müşkülpesentlikten kâm alınarak ve okura da aldırarak teferruatın gereklisi, gereksiziyle yüzgöz edilmeyerek verilmiştir.

Aralarında, bir teorik okulun rahle-i tedrisinden geçenlerin(Annales’ten F.Braudel, G.Duby; Frankfurt’tan T.W. Adorno, M.Horkheimer, W.Benjamin, Maduniyet’ten, R. Guha, G.C. Spivak) ya da herhangi bir teorik okula bağlanmamakla birlikte, onların varlığını inkâra kalkışmayanların (S.Kracauer, P.K. Feyerabend, M.Foucault, G.Deleuze, J. O. y Gasset,  J.Baudrillard) da bulunduğu bu teorisyen mürettebatı dışında, yola, teori yerine kurgu ummanına dalmak için çıkan ancak sayısı iki elin parmağını ancak geçen edebiyatçıların cümlelerinde de modernizm ve olmazsa olmazları sarakaya alınarak, onlarla birlikte modernizme aba üstünden sopa sallanmıştır.

  1. Canetti, P.Weiss, K.Wedekind, K.Çapek, T.Bernhard’ı, bu bağlamda akla bir çırpıda getirecek olan bu evrensel değil, enternasyonalist kümenin bir elemanı da İngeborg Bachmann’dır.

Kümenin elemanları küresel, global dünya özlemiyle yanıp tutuşmadıkları ve bir yere değil, her yere seslenirken farklılığın zenginliğini özellikle vurguladıkları için, küme enternasyonalistleri kapsamış, evrensellik bağlamında inci dizenlere pabuç bırakmamıştır.

Üzerinde göz yorulan yazının merkezine oturtulan Bachmann’ı farklı bir yerde konumlandırmak gerekir. Kuşkusuz diğer isimleri de birbirlerinden ayıran özellikler mevcuttur ancak yazı Bachmann’ın söylemini çok yönlü analize tâbi tutmayı amaçladığı için onun farklılığı ön plana alınmıştır. Ayrıca, kümede başka isimlerin (sözgelimi J.Joyce, F.Kafka)görülmemesinin nedeninin, parantezde anılan isimlerin ve diğerlerinin modernizmi sorgulayarak konumlandırmaları ancak diğerlerininse yukarıda da söz edildiği gibi modernizme ve aygıtlarına demediklerini bırakmamaları olduğuna da mim koyulmalıdır.

Sıralanan imzalardan Bachmann’ı ayıran ilk özelliği, kurgu ummanına şiirin mihmandarlığında dalmasıdır.

Die gestundete Zeit (Ertelenen Zaman)adını verdiği ilk kitabını yirmi yedi yaşında yayımlayan Bachmann için şiir, bir ergenlik hevesi değil, tahsilinden geçtiği Alman filolojisi, psikoloji ve felsefe alanında kavradıklarını yansıtan bir aynadır.

Alman filolojisi ona, bu dilin ve doğal olarak edebiyatın, sanıldığı gibi romantizmin değil, lirik söylemin kodlarıyla çözülebileceği bilincini kazandırmıştır.

Alman romantizminin Hitler nasyonal sosyalizmini zuhur ettirdiği martavalına, bu hareketi zevahiri kurtarmadan tanıyan ve Türkiye’de Ortodoks Marksizmin esas oyuncusu olarak görülmeye devam edilen, köylü olduğu  özellikle vurgulanarak güya aşağılanan Georg Lukacs’la bu bağlamda buluşarak bel bağlamayan Bachmann, düşünce âlemlerini martavalla zenginleştirenlere taşı gediğine koyan karşılıkların lirik söylemin izi takip edilerek verileceğine inandığı için romantizmden önce lirik söylemin nimetlerinden istifade etmiştir.

Söylemin lirik olanından ziyadesiyle nasiplenen Bachmann, lirizmin şiirinin bayraktarlığını üstlenmek gibi bir zaafa düşmemiştir zira o lirizm başta olmak üzere izmlerin insanı var etmediğini, insanın her yönüyle yok olmasını hızlandırdıklarını unutmayarak kalemini eline almıştır.

Melankoliyle alışverişe girmeyen, rasyonel düşünceye irrasyonel gedik açan lirik söylemini Bachmann,  felsefe tahsil ettiği yıllarda Heidegger ve onun var olma fiili ve zaman kavramı üzerine düşünceleri etkisi altına almıştır.

Yanına Heidegger’i alarak Frankfurt Okulu teorisyenleriyle bağ kuran, bu teorisyenlerden özellikle  Wittegenstein ve onun dil odaklı düşünceleri şiirinin ve doğal olarak, şiir dışındaki eserlerinin zeminini oluşturmuştur.

Heidegger ile Wittegenstein’ı buluşturarak dilin varlığın evi olmama durumunu algılamaya çalışan ve kendini, kendince konumlandıran bir dil oluşturmaya çalışan, alnını sezgi işçiliğiyle terleten Bachmann, zamanı, sadece geçmişe ya da sadece geleceğe değil, geçmişteki geleceğe ve gelecekteki geçmişe bakmanın bir aracı olarak tanımlamıştır.

Geçmişe, şiirleri ve nesirleriyle bakarken sadece uygarlıkları değil, onlardaki, Freud’un ruhu şenlendirilerek vurgulanacak olursa huzursuzlukları gözler önüne seren, bu huzursuzlukların bir dönemde kalmadığını, yüzyıllar sonrasına aktarıldığını, bu yüzden de modernliğin  değil, ilkelliğin modernliğin, hazımsızlık yaşayan mideye tıka basa indirildiğini ima eden, Freud’un teorisiyle psikoloji dersleri alırken hallihamur olan Bachmann’ın cümlelerini hakikaten algılamak için psikoloji ya da psikanaliz yetmeyecektir. Oluşturmak istediği farklı dil, modernizmin şizofrenik diline de alternatif olabileceği için bu dile psikanalitikşizoanalizin verilerinin eşliğinde nüfuz etmek gerekir.

Yirmi beş yaşından itibaren, “Kırmızı-Beyaz-Kırmızı” adlı radyo istasyonunda, radyofonik skeç drektörlüğü işini üstlenen ve radyo oyunları da yazan  Bachmann,  Heidegger ve Wittegenstein kadar Bahtin’in kulaklarını da özellikle çınlatan bir edebiyatçıdır.

Radyo oyunlarının doğasını altüst eden bu eserlerin diyaloglarına odaklanan ve Bahtin’i de yanlarına alan okurlar, eserlerdeki diyalogların diyalojiye kapı araladığını görmekten kendilerini alamayacaklardır.

Diyaloji  kavramını Bahtin bilindiği gibi, dilin ve diyaloğun sadece kendisine içkin değil, dışa dönük ve işlevsel olduğunu vurgulamak için kullanmıştır.

Bachmann’ın belirli bir olayın arkasına yaslanmayan, olgu arkeolojisiyle ilerleyen radyo oyunları da dilin işlevselliğini gündeme getirmek için gün ışığına çıkarılmıştır. Bahtin bu yüzden, yukarıda adı geçen isimlerin yanına eklenmiştir.

Diyaloji sadece radyo oyunlarında değil, hikâyelerinde de Bachmann’ın mihmandarıdır. Burada öykü yerine özellikle hikâye tercih edilmiştir zira sanıldığı gibi sadece Türkiye’de değil, Türkiye dışında da, yazarın gelenekten bir şekilde beslenmesinden söz edilecekse- Bachmann’ın mitolojiden beslenmesi ve okurunu  Decameron’un yazıldığı döneme götürmesi örneğinde görülebileceği üzere- tercih edilen terim öykü değil hikâye olmalıdır.

Yazdıklarının hikâye değil de ısrarla öykü olduğunu ifade edenler, bu ifadeleriyle gelenekle bağlarını kopardıklarını da anlatmak istemektedirler. Bu fiil onları,  zamana nabız olmayı değil, zamanın nabzına göre şerbet vermeye  doğal olarak sevk edecek onlar da, bir süre sonra, ister istemez, anlatı ve sayıklama gibi türlere imza atacaklardır.

Anlatı ve sayıklama türleri de aslında, hikâyenin arka planını oluşturan kıssadan hisselerin postmodernize edilmesiyle ortaya çıkmışlardır. Daha doğrusu bu türler kıssadan hissenin nevzuhur eden versiyonlarıdır. Bir nevzuhur olma durumundan söz edildiğine göre hikâye ipi öyküden önce göğüslemelidir. Bu türdeki metinlerini bir araya getirdiği Otuzuncu Yaş’ın, Yapı Kredi Yayınları’ndan Bütün Öyküler üst başlığıyla çıkması, yayınevinin Bachmann’ın eserini sadece yayımladığını  ancak, eserine ve dolayısıyla yazarına saygı göstermediğini belgelemektedir. Bu vurgunun kitabı Türkçeleştiren Kâmuran Şipal’e ait olduğu söylenemez zira Şipal, 1945’ten sonra yayımlanan Alman hikâyelerini derlediği kitabında (Çağdaş Alman Hikâyesi/1945’ten sonra)öykü terimini kullanmamıştır. Şipal’in kendi hikâyelerini bir araya getirdiği Gece Lambalarının Işığında isimli kitabın da Bütün Öyküler alt başlığıyla yayımlanmasının, yazarın değil kitap editörünün işgüzarlığının ürünü olduğunu özellikle vurgulamak gerekir.

Hikâye dışında roman da kaleme alan Bachmann, radyo oyunları yazmaya yoğunlaştığı dönemde, kaleminin gücünü roman türünde denemek istemiş ve Todesarten (Ölüm Türleri adını verdiği bir ırmak romana başlamış, bu serinin ilk kitabı kendi verdiği isimle, diğerleri Taslaklar başlığıyla yayımlanmıştır.

Şiirlerini, birikimini bir aynada yansıtarak kaleme alan Bachmann, serinin ilk kitabı olan Malina’yı, özeleştiri yapmak ve bu aynayı tuzla buz etmek için yazmıştır.

Özeleştirisini Bachmann;  köşesine çekilip, bunalım senaryoları yazmak için değil,  bu kadar mücadele etmesine ve eserlerine bu mücadelesini yansıtmasına, mücadelesinde yalnız kalmamasına rağmen, izmlerin illetinden, ülkesi Avusturya ve dilini konuştuğu ve eserlerini yazdığı dilin anavatanı olan Almanya’yı, kıta Avrupa’sını, dünyayı  izmlerin illetinden hakikaten kurtaramadıklarını düşünerek vermiştir.

Kendisi gibi ter dökenlerin de eleştiriden önce özeleştiriye sımsıkı tutunmalarını isteyen Bachmann’ın, monologlarla ilerlese de, bünyesinde diyalojiyi barındıran, diğer eserlerinde olduğu gibi, cinsiyeti, cinsiyetçiliği değil, önce insan olmanın önemini vurgulayan bu roman, Türkçeye, şiirlerini ve radyo oyunlarını da çeviren Ahmet Cemal tarafından kazandırılmış ve ilk baskısı, yayın hayatını artık sürdürmeyen BFS Yayınları tarafından 1985 yılında yayımlanmıştır.

Daha sonra, sırasıyla Can ve Yapı Kredi Yayınları’nın programına alınan bu romandan ve diğer eserlerinden çok, Bachmann’ın, diğer eserlerinde ve bu  romanda da çağrıştırılan “ Faşizm insanlar arasındaki ilişkide başlar, iki insan arasındaki ilişkide.” şeklindeki, kendisiyle gerçekleştirilen bir söyleşide kurduğu cümlesini, Türkiye’de, faşizme karşı koyduklarını zannedenler sıklıkla dillendirmişlerdir. Bu  zannın sahipleri, Bachmann’ın bu sözünü,  Hitler ve Mussolini’den hareket ederek, bu isimlerin Türkiye’deki yansıması olduğuna inandıkları yöneticileri güya eleştirmek için gündeme getirmektedirler. Cümleden de görüleceği üzere Bachmann, söz, faşizmden de açılsa, genel değil özel ilişkilere mercek tutulmasını, Hitler, Mussolini gibi yöneticilerin, onları var eden totalitarizmin, otoriterliğin gökten zembille düşmediğinin altını özellikle çizmek istemiştir.

Eserleriyle ve bu cümlesiyle Bachmann, kendilerini sosyalist, komünist, sosyal demokrat olarak tanımlayanları kayırmadığı halde, sözü edilen zannın ve sahiplerinin körün bellediği değnek misali Hitler’e ve Mussolini’ye odaklanmalarına şaşırmamak gerekir çünkü Bachmann ve yazıda geçen isimlerin eserlerinin yazıldıkları ülkelerde yayımlanmasından hemen değil, yıllar sonra yayımlanmasından kendilerini sosyalist, komünist, sosyal demokrat olarak tanıtarak, sıra özeleştiriye geldiğinde siyasi elite topu atanlar sorumludur.

Bachmann’ın sözü edilen eserleri dışında Frankfurt Okulu’ndan Walter Benjamin’in Pasajlar’ını ve içeriden eleştiri getiren birçok kitabı çeviren Ahmet Cemal’in, Nurullah Ataç geleneğinden gelen, ondan farklı olarak Fransızca değil Almanca çeviride uzmanlaşan bir isim olarak çeviri dışındaki yazılarında, sözü edilen zan sahipleri gibi davranmasının tek nedeni, onun ve çevirilerini okuyan isimlerin Bachmann’ın  aynı zamanda bir paradigma sorgulayıcısı olduğunu görmek istememeleridir.

Bachmann’a göre, adına modernizm denilen paradigma, sadece ülkesinde değil Avrupa’da dünyada yaşanılan olumsuzlukların hazırlayıcısıdır. Bu paradigma, aygıtlarıyla ve kökenine inilerek sorgulanmalıdır. Günü dolduran, güya muhalif cümleler, fiiller paradigmayı ve uzantılarını yok etmeyecek aksine yerlerinin iyice sağlamlaşmasına yardımcı olacaktır.

Modernizmi aygıtlarıyla güya egale etmek için ortaya çıkartılan postmodernist dönem, Bachmann’ın ne kadar uzak görüşlü olduğunu gözler önüne sermiştir.

Uzak görüşlülükten İngeborg Bachmann kadar nasiplenmek isteyenlerin aynalarını önce tuzla buz etmeyi değil, birikimlerini yansıttıktan sonra onlara uzun uzun bakmayı öğrenmeleri, kavramaları  gerekmektedir. Aksi halde tuzla buz olan sadece aynaları olmayacaktır.

 

 

 

 

.

 

YAZARIN EKLEMİŞ OLDUĞU YAZILAR
1 Kasım 2020
20 Kasım 2020
18 Kasım 2020
1 Ekim 2020
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

sikiş porno sex porno seyret porno porno izle hack forum