DOLAR 16,8853
EURO 17,8334
ALTIN 992,353
BIST 2554,08
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Bursa °C

Rainer Werner Fassbinder

20.11.2020
A+
A-

 

İstanbul’un ilçelerinden Beşiktaş’taki Bingül Erdem Lisesi’nin son sınıfında okurken, üniversiteye hazırlanmak için dershaneye giden Münevver Karabulut’un, bu dönemde tanıştığı Cem Garipoğlu ile birlikte olması ve Garipoğlu tarafından 3 Mart 2009 tarihinde öldürülmesiyle gelişen olaylar, Türkiye’nin sadece krimonoloji, psikiyatri gibi alanlarda değil, sinemada da sınıfta kaldığını gözler önüne sermiştir.

Sadece Çağan Irmak gibi, santimantalitenin can yeleğine tutunarak ilerleyen yönetmenlerin değil,  gerçekleştirdikleri çalışmalara sanat filmi yaftası vurularak sözümona   tahkir ve tezyif edilen isimlerin de üzerine yoğunlaşmadıkları bu olayın benzeri, psikiyatrlığını eserlerine, tıbbın sektörleşmesini de çuvaldızlayarak  aksettiren Alfred Döblin’in Berlin Alexenderplatz/Berlin Alexender Meydanı isimli romanında ele alınmış ve eser, Rainer Werner Fassbinder tarafından, 1979  ve 1980 yıllarında, yazarının kemikleri sızlatılmadan televizyona, Televizyon Dizisi formatında uyarlanmıştır.

Tıp doktoru bir babanın oğlu olan Fassbinder, bu eseri uyarlamayı, babasının mesleği üzerinden, hem meslekle hem de babalıkla hesaplaşmak için istemiştir. Zaten Döblin de romanını, sadece bir cinayetin izini sürmek için değil, cinayetin zeminini hazırlayan erkek egemen  mekanizmanın ipliğini pazara çıkarmak için kaleme almıştır. Döblin bu mekanizmanın tıbbın sektörleşmesinde de başrolü oynadığını yine sözü edilen eseriyle vurgulamıştır.

Çevirmenlik yapan annesiyle, önce babalığıyla hesaplaştığı babası ayrılınca annesinin yanında kalan ve Augsburg’taki bir yatılı okula kaydedilen ancak diplomasını almasına çok kısa bir süre kalmasına rağmen okulu, oyuncu olmak için terk eden Fassbinder bu tavrıyla babası kadar annesine de mesafeli olduğunu göstermiştir. İmza attığı çalışmalar da zaten, babalığıyla babaya yüklenirken, anneliğini yere göğe koyamayan anneleri de hesaplaşma alanına dâhil etmiştir.

Kapağı Münih’teki Oda Tiyatrosu’na atan ve burada önce figüranlık, daha sonra da yöneticilik yapan, tiyatro eserleri de kaleme alan Fassbinder’in sinematografisi, teorisi kadar pratiğini de özümsediği tiyatrodan ziyadesiyle nasiplenmiştir.

Bu dönemde iki  kısa sinema filmi çeken ve arada kendisinin de kaleme aldığı oyunları sahneleyen Anti teatre isimli grubu kuran Fassbinder’in antiliği siyahın karşısına beyazı koymayı değil, siyah içindeki bütün renkleri görmeyi ve göstermeyi amaçlamış ve amacını lafta bırakmamıştır. Onu bu tavrıyla Michael Haneke, Ken Loach gibi isimlerle aynı mahreçte konumlandırmak gerekir.

Sendikaya katılması için ısrar edilen küçük bir gangsterin öyküsünü anlattığı Liebe ist kaelter als der (Aşk Ölümden Soğuktur) Fassbinder’in ilk uzun metrajlı sinema filmidir.

1969 yılında çektiği bu çalışmasından sonra, aynı yıl,  kendi oyununu görüntüyle buluşturan Fassbinder, Kutzelmacher isimli bu çalışmasında da zenofobinin cinnete nasıl dönüştüğü üzerinde durmuştur.

İletişimsizliğin sanıldığı gibi sıradan olmakla itham edilen insanların değil, kendisini yetiştirdiğini sananların sorunu olduğunu hatta ikinci gruptaki insanların özümsemeye çalıştıkları konformizmin iletişimsizliği cinnete dönüştürdüğünün altını özellikle çizen Fassbinder, bu şekilde davranarak, kendisini dünyaya getiren ebeveynini ve onların ortamını sigaya çekmek istemiştir.

Çalışmalarında mağdur edilen insanları anlatırken onları acındırmayan, dinginlikten uzaklaşmayan Fassbinder, ekranı mesken tuttuğu Berlin Alexanderplatz öncesindeki çalışmalarında, bu eserin zeminini hazırlarcasına, yaşadıkları cinnet görülmeyerek ötekileştirilen insanların hayatlarına sadece ayna tutmamış, aynı zamanda ince nüansları göstermeyi ihmal etmeyen bir ayna olmuştur.

Angst essen Seele auf (Korku Ruhu Kemirir)adlı, 1973 yılında çektiği sinema filmiyle Almanya dışında tanınmaya başlarken Almanya’da eleştiri oklarından payına düşeni fazlasıyla alan Fassbinder yine ötekileştirilen insanların hayatlarını, orta yaşlı bir kadınla, ergen bir erkek arasındaki aşkı merkeze oturtarak hikâye etmiştir.

Alman realizminin kalburüstü  kalemi Theodor Fante’nin Eff Briest’ini 1974, eserleri sinema yönetmenlerini her daim heyecanlandırsa da görüntüyle senli benli olan örnekler hesaba katıldığında, planların suya düştüğü açık bir şekilde görülen Vladimir Nabokov’un, sonradan Rusçaya tercüme edilen, İngilizce kaleme aldığı Despair(Umutsuzluk)i 1977 yılında uyarlayan Fassbinder, Döblin’in eserini uyarlama yolunda kayda değer bir mesafe kat ettiğini göstermiştir.

rainer werner fassbinder

Eşcinsellik saplantısı üzerinde, Fransızcanın etkili sesi Jean Genet’nin eserlerinden de istifade ederek duran ancak bu saplantıyı servis etmeyen, Münih’teki evinde ölü bulunduğunda 37 yaşında olan Fassbinder’in uyarladığı Berlin Alexanderplatz, klişe polisiyenin Suçlu Kim? sorusunu, Döblin’in rotasını takip ederek Gerçek Suçlu Kim’e dönüştürdüğü ve dönüştürmekle kalmayarak gerçeğin çok boyutlu arkeolojisine izleyicisini teşvik ettiği için önemlidir.

Gündeme yeniden, Ayşe Arman, Perihan Mağden gibi popülizmin ipi en önde göğüslemesi için uğraş veren isimlerce popülizmin kazanması için getirilen Münevver Karabulut cinayetinde sadece Suçlu Kim? sorusu yöneltilmektedir çünkü Türkiye’nin krimonolojisini Arman ve Mağden’den uzak bir yerde durmayan Ahmet Ümit gibi isimlerin polisiye mantığı yönlendirmektedir. Oysa Döblin’i Fassbinder’ı klişesi de dâhil olmak üzere polisiye değil, çok boyutlu arkeolojisine girişilen kriminoloji yönlendirmiştir.

Karabulut cinayetinin Türkiye’deki sinema yönetmenlerinin ilgisini çekmesini beklemek de beyhude bir çabadır çünkü Çağan Irmak ve benzeri yönetmenler dışındakiler de çalışmalarını sadece estetik kaygı üzerine oturtmaktadırlar. Oysa Fassbinder, kendisiyle bir arada ele alınması gereken Haneke ve Loach gibi salt estetik kaygıyla değil, kirli çamaşır sergilemek için yönetmen koltuğuna oturmuştur ve görüldüğü üzere bu koltuk, izleyicide olduğu gibi bir yere sabitlenmemiştir.

Türkiye’den Haneke, Loach ve Fassbinder gibi isimlerin çıkabilmesi için Türkiye’nin Döblin gibi, söz muhalefetten açıldığında, siyahın karşısına beyazı çıkarmayan, siyahın gizlediği renkleri ifşa etmeyi umursayan, konformizmden, artistik ve stilistik söylemden elini eteğini çeken edebiyatçıları çoğaltması gerekmektedir.

Aksi halde cinnetten, cinayetten parsasını toplamak için alesta bekleyen popülizm hizmetkârları, suçlulara cezalarını vermekte, mağdurlara teselli ikramiyeleri dağıtmakta gecikmeyeceklerdir.

 

 

YAZARIN EKLEMİŞ OLDUĞU YAZILAR
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

sikiş porno sex porno seyret porno porno izle hack forum